| |
Çeviri yapmakla bunun nasıl yapıldığını söylemek ayrı ayrı şeylerdir. Konu yeterince bilinen birşeydir ve bilinen kuramları vardır, ancak daha yakından bakmaya çalışırsak kuram açıklamaktan çok gizlemek eğilimindedir sanki ve bu bilinen konu- Batı uygarlığının onsuz düşünülemeyeceği bu eski konu - tümüyle şaşırtır insanı ve yapılabilmiş olması bir giz gibi görünür.
Çeviri yapmak, Dr. Johnson’ın söylediği gibi, ‘anlamı koruyarak bir başka dile dönüştürmedir’ ; bu görüşe katılmak kolaydır. Ama irdelememiz olanaklı mıdır? Dillerdeki bu değiştirimi nasıl gerçekleştiririz? Bu at ya da araba değiştirmek gibi birşey midir? Öte yandan koruduğumuz şey tamı tamına nedir? İmgeler güçlü yorum araçlarıdır; ama bu imge, bir araçtan ötekine aktarılan bu imge, yüklediğimiz ağırlığı kaldırabilir mi?
İlk bakışta çeviriden anladığımız şudur: üç terimli bir işlem: İki söz (expression ) ve bunları paylaştıkları bir anlam. Çeviri yaparken herbiri ayrı algılanan üç belirli nesnenin ilişkisini kurmaya çalışır gibiyiz: kağıt üzerinde görülen ya da işitilen iki söz ve çevirmenin zihnindeki anlam. Anlamı herhalde ‘korur’ ve çeviririz; bir sözden ötekine ‘aktarırız’. Öyleyse, diyelim Fransızcadan Ingilizceye bir tümce, söz ya da roman çevrildiği zaman, çevrilmesi ya da aktarılması düşünülen Fransızca tümce, konuşma ya da roman değildir kesinlikle; tümden apayrı birşeydir, görülmeyen birşeydir — Fransızca, İngilizce ya da hiçbir dilde bulunmayan; anlamın kendisidir’
Çevirinin üçlü ilişki biçimindeki bu yorumu hiç kuşkusuz iyiden iyiye yerleşik kimi düşünce alışkanlıkları ile uyum içindedir. İnsan yaşamının bilinçli ve isteğe bağlı tüm görünüşlerine uygulama eğiliminde olduğumuz bir modele uygun düşer. İnsan bağımsız bir ruhun geçici somutlanması olarak düşünülebileceğine göre, sözlü bir tümce bağımsız bir anlamın geçici bir anlatımı olarak kabul edilir. Bu bakımdan çevirmen ‘anlam göçünü’ yürürlüğe koymaktadır denilebilir. Çeviri ‘anlam’ denilen nesnenin iki yanlı bir ilişkisi olması açısından olanaklı kabul edilmektedir; iki söz aynı anlamın ‘araçları’ olarak düşünülmektedir. Bu bakımdan:
[Gösterge 1] Söz 1 ---> ---ßANLAM Söz 2 [Gösterge 2]
Burada temel nokta ‘anlamlı sözü’ (dilbilim terimbilgisinde ‘gösterge’) İki belirli nesne arasındaki — bir söz ve bir anlam — ilişkiden oluşan birşey gibi yorumlayan bir anlam kuramıdır. Bu ilişkinin kendisi giz içindedir. Aracın görünmez bir yolcusu vardır. Sonuç olarak ‘üçlü’ bir çeviri kuramı bir tür ‘ikili’, bu nedenle de gizemli bir anlam kuramı demek olur.
Hiç kuşku yok, belli bir parçanın çevirisini yaptıktan sonra, bu kuram çerçevesinde açıklama yapmamız istense, bunu yapmak kolay olmayacaktır. Yalnızca sözlerle işlem yaptığımızın ayrımında olmamız gerekir ve bu işlemlere ilişkin birşeyler söyleyebiliriz. Birbirinin karşılığı olan sözler açısından iyi ve kötü çeviri arasındaki ayrımı açıklayabilmemiz gerekir; bu sözlerin başka sözler, kişiler ve şeyler arasındaki durumlarına gönderimde bulunabilmeliyiz.
Bir örnek vermek gerekirse, Goethe’nin İtalyaya ilişkin ‘Kennst du das Land, wo die Zitronen blühn?’ dizesiyle başlayan ünlü şiirinin, İngilizce: ‘Knowst thou the land...’ diye başlatıldığı için kötü çevrildiğini ileri sürebiliriz.
Tartışmamızda ‘Kennst du...’ deyişinin, ‘Do you know the shop where the sale is on?’ da olduğu gibi gündelik düz bir anlatım parçası olduğunu (Kennst du den Laden /...Herrn Schmidt/... meinen Bruder, vb.), oysa ‘knowest thou’nun ilgili bağlamda olağan dışı olacağını öne sürebiliriz.
Yine, ‘Land’in birçok bağlamda (‘Stadt und Land, Ausland, von Land zu Land’, dIe südlichen Lander Europas’, vb) bulunabileceğini ve bu durumda karşılık olan İngilizce sözcüğün ‘land’ değil ‘country’ (‘town and country, for country, from country to country, southern countries vb.) olduğunu söylememiz gerekir.
Bunun gibi, «Do you know the country» karşılığını aynı biçimde kabul etmeyeceğiz: yalnızca zaman zaman Almanca Land, country’den çok İngilizce land’e karşılık olacağı için değil — ‘landscape’ (Landschaf t), ‘land of promise’ (galobtes land), ‘Land of dreams (Land der Traume) gibi bağlamlarda — asıl böyle bir çeviride şiirin ilk dizesiyle kurulan önemli ve hiç de olağan olmayan ritim yiteceği için.
Gerçekten burada sözcüğü sözcüğüne ya da tümcesi tümcesine çeviri yapmayacağız; bulmamız gereken dize şiirin bütünü içinde karşılaştırılabilir bir rolleri olacaksa, özgün dizeden iç yapısı bakımından çok değişik olmak zorundadır. Bir dizeyi seçince, geri çevirince ya da kabul edince(ı).belli özgün sözlerin alışılmış bağlamları ( sözel ve durumsal) (ıı)çeviride kullanılan sözlerin bağlamsal ilişkileri arasında ne ölçüde ir bağdaşma olduğunu söyleyerek, çeviriyi daha iyi ya da kötü yapan şeyin ne olduğunu açıklamamız gerekir.
Ancak belli bir durumda katışıksız düşün işlemlerine ilişkin ne söyleyebiliriz, ya da ne söylememiz beklenebilir? Çeviri sanatına ilişkin bu üçlü kuram bir gün olup da kabul edilse bile -daha iyisi olmadığı için olabilir bu- işgören bir kuram olarak, yaptığımızın nasıl yapıldığının genel bir açıklaması olarak, düşünülemez. Onu yalnızca bitirilen işin bir tür ‘üst açıklaması’ olarak gözönüne almamız gerekir — deneysel sınamalardan bağımsız, teknik anlamdan yoksun, ‘yalın’ bir kuram, ‘katışıksız’ bir kuram olarak.
II
İkili bir gösterge kuramında anlamların kalımlı olamayacağı dil felsefesindeki en son incelemelerde gözkamaştırıcı bir açıklıkla gösterilmiştir. ‘Bir sözün anlamı’ sözün yanıbaşında ayrı bir varlık olarak bulunamaz. Eğer böyle olmasında direnirsek, sözün anlatacağı birşey, gönderimin gönderim de bulunacağı birşey bulunmayacaktır. Anlamlar, daha önce öğrendiğimiz gibi, sözlere karşılık olan varlık ya da nesneler değildir; sözlerin kullanımıdır, sözlerin gördüğü iştir. Bir sözcenin anlamının onun içinde olmadığı doğrudur, ancak onun yanında bir nesne de değildir anlam. Yürüyüşüm
nasıl bacaklarımı içeriyor ve onları aşıyorsa, Oda sözceyi hem içerir hem de aşar. Bir sözün anlamı ona karşılık olan nesne değildir, nasıl ki yürüyüşüm de ayaklarımın karşılığı olan bir nesne değildir.
Dilin bir araç olması görüşü anlam, düşünce, kavram ve yargılara ilişkin bilinebilecek olanları bilmemizi sağlar; ve bizi kuruntuların peşinden gitmekten, kimi ortak aldatmacalardan kurtarır.
Yine de hayal ile gerçek arasındaki asıl çizginin nerede olduğunu gözlemek önemlidir. Kimlikte yanlışlık hiç te az rastlanan bir yanılgı değildir. Özellikle
(i) zihinsel olguların kuruntular arasında olduğu,
(ii) sözlere karşılık olan ‘çıplak olguların’ burada bulunmadığını varsaymak konusunda bir eğilim olduğu görülüyor. Bu iki yanılgıyı ele almaya çalışacağım.
(1). Önce, anlamın araçsal açıdan yorumu zihinsel olayların yadsınmasını asla gerektirmez. Tam tersine, genellikle fiziksel olmaktan çok - zihinsel olarak tanımladığımız olayların gerçekten varoldukları anlamına gelir. Bellekler olmalı, örgütlenmiş bellekler, çünkü hiçbir sözcüğün tek bir kullanımı onu anlamlı olarak yerleştiremez. Bir sözcüğün anlamı onun her- bir kullanımının, sözel ya da sözel olmayan bağlamda, öteki sözcüklerle oluşturduğu karşıtlıkların bir toplamıdır, bir düzenli bütünlüğüdür.
Anlam, beceri gibi, ‘kazanılmış bir değerdir’ . Bir sözcük anlamlı olarak kullanıldığın da, onun anımsanan kullanımlarına bir diğeri eklenir; eskilere yeni bir bağ1am eklenir. Açıkça bir sözcüğün kullanımının düzenli bellekleri zihinsel olay olarak tanımlanabilecek şeylerdir. Bir yığın karşıtsal sözcük arasından seçimi de öyle. Bir sözcüğün şimdiki kullanımı ile anımsadığımız öteki kullanımları arasında ilişkiler, karşılıklılık ilişkileri vardır. Üstelik şimdi kullandığım her sözcük bağlamdan soyutlanabilir ve fiziksel bir olgu olarak (örneğin, akustikçilerce, sesbilimcilerce ya da madde başı yapan sözlükçülerce) ele alınabilir; öte yandan şimdi kullanılmaksızın, geçmişteki kullanımları anımsanabilir (örneğin, bir sözlük açımlamasında, ya da tanımda). Göstergeler andaçlardır. Etkin oldukları, yeni bir bağlamda kullanıldıkları zaman, geçmiş bağlamları anımsatırlar ya da hiçbir anlama gelmeyebilirler.
Başladığımız noktaya mı geldik? ‘Çıplak düşünlerin’ araçları olarak fiziksel simgelere mi döndük yeniden . Tam böyle sayılmaz ve ayrım önemli. Durgun fiziksel sözün bize anımsattığı sözel olmayan katışıksız bir düşünce değildir. Anımsadığımız şey eski kullanımlardaki aynı sözdür: hem öteki sözler arasında, hem de öteki sözlere karşıtsal olarak. Anılarımız ya da düşüncelerimiz dildışı değildir, ‘dil olmaksızın’ olamazlar.
Anlamın bu açık anlatımı ile, geleneksel ‘araç’ kuramı arasındaki ayrım çeviriyi gözönüne aldığımızda daha açık görünür. Bir sözün ‘anlamı’ onun geçmişteki. kullanımlarının bir birikimi olarak tanımlansa bile: bir sözün daha önceki kullanımlarının böyle bir toplamı — sözel ve sözel olmayan değişik tür bağlamlarda ve öteki değişik sözlere karşıtsal olarak — dilsel ortamıyla bağıntısız, böylece de bir dilsel araçtan ötekine taşınabilir kabul edilen bir tür ‘katışıksız düşün’ niteliğinde olamaz. Burada anlam sözün yanında bir varlık değildir: işleyen, şu anda işgören ve anımsanan işi gören bir özel sözdür. Bu iş değiştirilebilir bir yük değildir. Bir kasaba dükkanındaki ‘iyi niyet’ bir başkasına nasıl taşınamazsa bu da bir başına dildeki bir diğer söze öyle taşınamaz. Aynı kasabadaki aynı dükkanın bir başka kullanıcısına aktarılabilir. Başka bir kasabadaki bir başka’ dükkan’ ‘Iyi niyetine’ ancak bir koşutluk oluşturabilir. Bulduğumuz şey ‘çıplak düşün’ değildir. Kullanımda bulunan sözleri anımsatan sözler bulduk. Ele aldığımız tüm olgular — sözler ile çevresi — aynı düzlemdedir: dış nesneler olarak algılanabilirler ve anımsanabilirler.
Bellek gerçekten bir sorundur, seçme de öyle. Ama hiçbirisi de yalnızca bir bilmece değildir. Sorunumuz — kazancımız da budur — açığa çıkmıştır, bilinmektedir ve yönlendirilebilir. Alışkanlık ya da belleğimizi şimdiki deneyimlerimize bağlamayı biliyoruz. Bir marangozun çekiç kullanmasındaki kazanılmış becerisini nasıl izleyebileceğimizi biliyoruz; ve kişinin bir sözcüğü kullanımındaki kazanılmış değeri nasıl izleyeceğimizi de biliyoruz. Sözcüğün anlamının bir tarihi vardır, geçmiş kullanımlarının kayıtlarını elde edebiliriz. Ancak öteki araçların yanında bir marangozun becerisini, ya da söz olmaksızın bir düşünceyi, bir sözcüğün yanında ayrı birşey olarak algılamanın nasıl birşey olabileceğini bile bilemeyiz. Şu andaki nesneleri (elimizdeki çekiçleri ya da söylenen sözcükleri) ‘başka bir düzlemdeki nesnelere’ bağlamamız için bir yol yoktur. Bir sözcüğün ilettiği başka bir evrenden bir yolcu değildir. Dünün yürüyüşü ayaklarımla hasıl bağıntılı ise sözün anlamı da, geçmişin bir vasiyetidir, belli bir sözcüğe öyle bağıntılıdır. Hiç kuşku yok, dünkü yürüyüşü ya da anlamı anımsıyabilirim.
Ancak, şimdiki ya da anımsanan yürüyüş ‘bacak olmaksızın’ olan birşey değildir; ‘sözcüğün ne anlama geldiği’de ‘sözcük’süz bir düşünce değildir. Ne de sözcük’süz fiziksel bir olgudur. ‘Çıplak olgular’, ‘çıplak düşünceler’ gibi saydamdır: bu, hayal ile gerçeği ayıran çizgiye ilişkin ikinci görüşümdür.
(2). Kimileri, ‘bir sözün anlamı onun kullanımıdır’ görüşünü kabul ettiklerini açıkça söyleyenler, özellikle sözlerin ‘kullanımının’ fiziksel çevredeki dildışı olgulara gönderimde bulunmayı içerdiğinden sözederek, bu görüşü daha açık-seçik duruma getirdiklerini öne sürerler. Temel olarak, derler, anlam (ya da bir sözün ‘kullanımı’) düzanlamdır. Böylece, dile bir araç olarak yaklaşmak gönderim kuramı ile benzeşir. Bu iki kuramın görünüşte karışımı bana tümüyle aldatıcı görünüyor. Sözler çıplak, yansız olgulara gönderimde bulunmak için ‘kullanılamazlar’.
Düzanlam da elbette son günlerde kuşku uyandırmıştır. Düzanlamlı kimi sözler olsa bile, ‘Fido’ gibi belli bir temel kalıp olmadığı — tüm anlamlı sözlerin zorla sokulabileceği bir Fido kalıbı bulunmadığı ileri sürülmüştür. ‘Düzanlam’ veren sözlerin bile daha başka bir yığın işle yaptıkları anlaşılmıştır. (Bu nedenle, örneğin, The Morning-Star, her ne kadar ikisinin düz- anlamı aynı olsa da, l’Etoile du Soir’ın yeterli bir çevirisi olamayacaktır.)’ Bu yadsımalar tümüyle haklı görünüyor. Ama daha ileri gitmek zorunda değil miyiz? Genel olarak anlaşıldığı biçimiyle düzanlamın, kimi anlamların salt bir bölümünü bile nasıl açıkladığını kavramak zordur. Çıplak dildışı olgulara karşılık olarak salt bir hayal gibi görünmekte. ‘Fido’nun anlamını, tümünü ya da bir bölümünü bile açıklayamaz.
‘Düzanlamlı’ ya da ‘gönderimli’ diye tanımlayabileceğimiz sözlerle yapılan gerçek bir işlem olduğunu yadsımıyorum. Sözlerden başka şeylere (nesnelere) gönderimde bulunmak amacıyla da kullanırız sözleri. Bu işlemle anlamlı söz dağarcığımız arttırılabilir; ancak yeni söze ve yeni şeye öteki sözler arasında bir yer ayırarak; asla birini ötekine gönderimde bulunmak için ‘kullanarak değil. ‘Bir sözün kullanımı’ onun ‘çıplak’ dildışı şeylere gönderiminden oluşamaz. Şurası kesin ki bugünkü düşünce ortamında sözleri fiziksel evrendeki dildışı şeylere bağlamakta, onları bir Geistesraum’da dildışı şeylere bağlamaktan daha rahat olabiliriz. Ancak bunların hiçbirini yapamayız.
Bir tür Yeni-Berkeley metafiziği — ‘olmak sözedilmektir’ — öne sürmeye çalışmıyorum. Dil ‘olmaksızın’ fiziksel ya da zihinsel nesnelerin varlığını— hernekadar bu varlığa ilişkin birşey söylemesek de — yadsımak gülünç olur. Kant epistemolojisi ile yakınlık daha akla yakın görünecektir. Kavramsal düşüncenin, bilebildiğimiz kadarıyla, ‘sözcüklerle işlemden’ oluştuğuna kendimizi inandırdığımıza göre, dil dışındaki nesneler — yani sözcüklerle yaptığımız işlemlerden etkilenmeyen nesneler — Kant’ın ‘kendinde nesnesi’ gibi kapalı, ‘gönderimde bulunulması’ yararsız şeylerdir. Evrenimiz— anımsadığımız, düşlediğimiz ya da algıladığımız — konuştuğumuz dil tarafından düzenlenmiştir.
Öyleyse dildışı gönderim kavramını ne yapacağız? Bunun oldukça akla yatkın bir yorumu vardır. Ancak bu bize anlamların fiziksel ya da tinsel, dil- öncesi ya da dildışı evrende nasıl yaratıldıklarını söyleyemez. Bunun için bir sözcüğümüz olmasa da bir düşünce, imge ya da kavram deneyimine, ya da bir ad olmaksızın fiziksel çevremizde birşey ortaya çıkarma deneyimine yabancı sayılamayız. ‘Buna ne diyeceğiz?’ ya da ‘ne denir?’ diye sorabiliriz.
Ancak dildışı gönderim için böyle deneyimler yetersizdir. Ad aradığımız nesneler istediğimiz anlamda dildışı değildirler. Her zaman onlara ilişkin epeyce şey söyleyebiliriz; gerçekten onları, bildiğimiz sözcüklerin katkısı ile oldukça yeterli bir biçimde tanımlayabiliriz. Bir nesne için onunla ilgili daha birçoğu yanında başka bir sözcüğe gereksinim olması, gönderimsel anlam kuramının kurulması için birşey anlatmaz. Böyle bir kuram en azından, adı olmayan nesnenin gönderimde bulunmak amacıyla ayrılabilir olmasını, ‘gönderimde’ bulunmak istediğimiz dışında kesinlikle başka bir söz bulunmamasını gerektirir. Bununla ilgili olarak Russel’ın ‘nesne-dil’deki sözcükler için söylediğini söyleyebilmeliyiz: ‘ayrık bir anlamı’ vardır; ya da öteki daha önce öğrenmeye gerek kalmadan ‘öğrenilmiştir’.
Burada istenen nedir? Olgu mu, hayal mi? Bir sözcüğün anlamı olması ya da ayrık olarak öğrenilmesi konusunda nasıl bir kanıtımız olabilir? Böyle bir kanıtı sağlayacak yalnızca tek sözcük bulunabilir: öğrendiğim ilk sözcük. Bu ne denli kuşku dolu bir hayaldir! Bu bir sözcük olabilir mi?
Ayrı gönderim kuramı gözlem yönünden sınanmak için ileri sürülmemiştir. İlke olarak doğrulanamaz bir kuramdır. Dış nesne ya da düşüncelere gönderimde bulunmak için sahip olduğumuz deneyim ayrı gönderim deneyimi değildir. Böylece sözlerin anlamını, giderek gönderim biçimini açıklamaktan uzak olan gönderim, anlamlı sözlerden oluşmuş bir dilin varlığını önceden kabul eder.
‘Ona ne denir?’ diye soran çocuklar bile yalnızca gönderimde bulunmazlar, ‘ona’ ilişkin birçok şey söyleyebilirler bize. O, sırf bu nedenle ilgilerini çeker. Şimdiye değin bir yığın sözcüğü nesneye uygun düşmediği için kabul etmemişlerdir, yoksa adını sormazlardı. Yeni adın uyacağı, ekleneceği ve bu çerçeveye şu anda uyan birçok sözcükle karşıtlığı bulunan bir yığın sözce düzeneği hazırlamışlardır. An Alsatian... runs... barks... is big... has a thick fur, I don’t ilke..., vb. ‘O nedir?’ ya da ‘Ona ne denir?’ sorusu, sınırsız sayıda eksik sözlerdeki boşlukları doldurmak için bir dilektir; hazırlanmış bir dizi sözce — işlevine yeni değerler vermekte belirtke açısından katkı sağlamak — yeni odaklanmış bir terim çevresinde bir sözce düzenlenmesinin belirlenmesi için bir katkı sağlamak — yolunda bir dilektir. Adlandırılmadan önce yeni nesne yerine konulmuştur; koşan ya da havlayan, büyük olan, kalın kürkü olan, beğenilmeyen vb. şeylerle, öteki şeylerle karşılaştırılmıştır. Konuyla ilgili sözlerin katkısı ile karşılaştırma yapılarak yerine konulmuştur.
Bir sözcük aradığımda, ‘sözcük dilimin ucundayken’ bu hiçbir zaman ad dileyen ‘katışıksız bir düşünce’ ya da ‘kaba bir olgu’ değildir; bu sürgit tamamlanmayı bekleyen parça parça sözcelerle ilgili bir olaydır. Boşluk bir yığın belirlenmiş işlevin bir değişkenidir; belirli bir uzanımı vardır ve ona şimdiden birçok belirli ve karşıtsal değer verebilirim. Değişken belli sözlerdeki ‘bilinmeyendir’. Ancak onu beden gerektiren, algılanamaz bir ‘ruh’ ya da ad gerektiren ‘kendinde nesne’ gibi yorumlamak gereksizdir.
Dildışı nesnelerin varlığını kimse yadsıyamaz. Ancak kendisiyle ilgili bir yığın söz olmaksızın, bir ad gerektirene rastlayabilir miyiz?’ Salt nesneler’ Wm. James’in ‘katışıksız deneyimleri’ gibi değil mi? Yalnızca yeni doğmuş bebekler’, diyor James, ‘ya da uykudan, ilaçtan, hastalıktan ve vurmadan yarı komada olan insanlarda sözün tam anlamıyla, o gerçekte bilinmeyen katışıksız deneyimin bulunduğu varsayılabilir. Böylesine katışıksız deneyimden, ‘gönderimsel anlam kuramında’ sözedilir.
Russell’ın açıkça ortaya koyduğu budur. Anlamı, ‘dildışı gönderim’ yoluyla açıklamak istiyorsak, o zaman nesnenin iki düzenine ilişkin kalıcı, tam ikilem bir yanda dilsel sözler, öte yanda dildışı nesneler konusunda direnmeliyiz. Ayrık göndergeler yapıntısını kabul, etmek zorundayız. Bu ikilem hiçbir şekilde doğrulanamaz; ve dildışı nesnelerin zihindeki düşünceler ya da fiziksel olgular olmalarının hiç önemi yoktur. ‘Gönderimin’ gösterge-üreten bağ olabilmesi için, sözcükler ve nesneler sürekli bir biçimde bölünmüş kabul edilmelidir. Benim görüşüme göre böyle bir bölünme, dolayısıyla böyle bir bağ, ve sonuç olarak bu bağ çerçevesinde bir anlam kuramı yoktur.
Birtakım göstergelerin kullanımı ile hazırlanıp düzenlenmemiş bir evrenin genel bulanıklığı ile karşılaşmanın nasıl birşey olduğunu kavramamız olanaksızdır. Bir dil öğrenmek ya da onu genişletmek bir harita çizmek gibi her seferinde bir çizgi çizmek ya da bir renk eklemek değildir. Bunu yapabiliriz, ancak çizgileri nereye çizmemiz ya da renkleri nereye koymamız gerektiğini söyleyen bildiğimiz bir başka dil olduğu için. Haritacı dil olmaksızın evrenle karşı karşıya kalmaz. Gerçekte o bir çevirmendir — sözcük dilinden sınırlı bir çizgi ve renk diline çeviri yapar.
‘Gönderim’ işlemleri yoluyla ciddi olarak yeni bir dil kurmaya çalışanlar da gerçekte benzer biçimde ilerlemişlerdir. Kartograf gibi, belli bir dil çerçevesinde, sınırlı çizilmiş nesneleri seçerek, çalışmışlardır. Kartografın haritası için uygun olanı seçmesi gibi, ‘gönderim’ için uygun olanı seçmişlerdir. Dillerinin tanımlamalarına olanak verdiği çeşitli ‘dildışı nesneleri’ seçmişlerdir. ‘Çıplak olgulara’ gönderimde bulunmamışlardır; ve çoğu zaman ileri sürüldüğü gibi böyle yapabilmeleri olasılığı ya da gündelik dilin böyle yapma olasılığı hiç olmamıştır.
Bir ‘nesne-dil’ kurulması epeyce ilginç birşey olabilir. Sözlerin anlamlarını gönderim kuralları ile örneğin, kabul edilmiş herbir sözün anlamlı kullanımına anlamlı bir gösterme— işaretinin ‘eşlik etmesi kuralı ile — sınırlayan özel bir dile neyin çevrilebileceğini bilmek önemli olabilir. Bu bakımdan gönderim kuralları belli bir dildeki sözlerin anlamını sınırlayabilir ancak kendi kendilerine bir dil oluşturamazlar. Salt bir çıplak ‘o’lar’ evreni göstermekten birşey çıkmaz; çünkü.
(i) gönderim işlemi olarak bir işe yarayacaksa, göstermenin kendisinin bir anlamı olmalıdır, bu da göstererek kurulamaz,
(ii) ve ancak bir dilin bir bölümü olarak anlam taşıyabilir.
(i) Eğer bir yararı olacaksa, sözcük bir gürültü olmadığı gibi gösterme de salt bir davranış olamaz. Sözcük gibi, gösteren parmağın ‘bir anlamı vardır’; nedenli bir göstergedir. Kimi topluluklar çeneleri ile, ötekiler gözleri ya da kaşları ile gösterirler; biz ellerimiz ve parmaklarımızla yaparız bu işi; gösterme açıkça gülme ya da gözyaşına benzemez: doğal fizyolojik bir belirti değildir. Bir köpek için (herhalde bir çocuk için de) gösteren bir parmağın anlamını öğrenmek, çıkarılan bir gürültünün (sesin) anlamını öğrenmek ölçüsünde güçtür. Göstermeyle ilgili davranış-dili çeşitli göstergeleri içerebilir: sert gösterme, kapsayıcı (alan) gösterme, tarama, çeşitli açılardan ileri, yana, yukarı vb. gösterme. Bunların herbiri dilin bir parçası olarak anlam kazanır. Başka bir anlatımla,
(ii) İşaretle ilgili davranış - diline ilişkin deneyimlerimiz yardımcı bir dil rolünde kendini gösterir. Kendi başına anlamı tümüyle bulanıktır. (Bir yarışta yolu, atı, binicisini, numarasını, şapkasını, kamçısını, becerisini atın cinsini, rengini, hızını nasıl gösteririz?)
‘Bu ‘belirsizlik genellikle,’ yol, at vb.’ sözcüklerin bilindiği varsayılarak gösterme ile birlikte, ‘bu yol, bu at, bu renk vb.’ sözcükler kullanılarak giderilir.’ Yeni sözcüğün anlamı gösterilerek belirlense ve açıklansa bile bu varsayım geçerlidir. Salt göstererek belirleyemeyiz onu. ‘Bu renk fulya rengidir’ diyebiliriz, örneğin. ‘Göstermeli tanım, sözcüğün dil bütünlüğündeki rolü açıksa, yani gösterilenin tek belli birşey olduğu ya da biçim vb. olduğu biliniyorsa - kullanımı (anlamı) açıklar. Öyle görünüyor ki göstermeli,bir tanımı anlamak için önceden dilin ustası olmak zorundayım’.
Öyleyse göstermeli tanımla belirlenen anlamlar değişik diller arasında yansız olamazlar. Örneğin Jonquil, kesinlikle bir tür sarı olacaktır, kırmızı olmayacaktır İngilizcede; ancak aynı gösterme davranışı ile aynı durumda tanımlansa bile Liberia’da Bessa dili konuşan biri için (bu dilde kırmızı ve sarı karşılığı tek bir sözcük vardır) hiç te böyle olmayacaktır.’
Değişik nesneleri ‘anlatsak’ bile aynı nesneyi ‘gösterebildiğimizi’ söyleyerek, ‘anlatılmak istenen’ ile ‘gösterilenin’ arasındaki ayrımı belirliyebiliriz belki de. O halde gösterdiğimiz şey diller arasında yansız olabilecektir, gösterdiğimizde anlatmak isteğimiz öyle olmasa bile.
Gönderimsel anlam ve çeviri kuramı bunun böyle olduğunu vurgulamalıdır.. Ancak bunu nasıl bilebiliriz? ‘gösterdiğimiz şey’ başka bir yerde değil de yalnızca şu ya da bu dilin içinde bulunuyorsa bunun değişik diller arasında yansız olduğunu nasıl bilebiliriz? Kesinlikle söylemek gerekirse iki kişiden aynı durumda aynı gösterme davranışına tanık olmaktalar diye söz ettiğimizde ‘aynı’, ‘onu tanımladığımız dilde aynı’ anlamındadır.
Örneğin, ‘üç kişi birlikte, biri kolunu kaldırmakta’ dediğim zaman. Böyle tanımlanan durumlarda, çoğu kez, değişik dillerin konuşmacıları için aynı davranışla değişik şeyler ‘anlatıldığını’ ya da ‘gösterildiğini’ bildiğimi öne sürebilirim. Bunun onların ‘anlatmak istediğini’, ‘orada oluveren’ yansız ve dildışı birşeyle karşılaştırarak bilemem, çünkü dildışı nesnelere erişemem. Bunu bir çeviri işlemi ile bilebilirim. Değişim dillere ilişkin sözlerin kullanımını (gösterme davranışlarını da) karşılaştırırım. Örneğin bir İngilizin tek bir sözcüğü (kar) kullandığı belli bir durumda bir Eskimonun üç değişik sözcüğü (hem de aynı gösterme işaretlerini) kullandığını ortaya çıkarırım. İkisinin aynı anlama gelmediği, aynı şeyi ‘göstermediği’ sonucuna varabilirim. Burada şaşılacak bir durum yok: herbir kimse kendi dilinin sınırladığı olgulara işaret etmektedir.
Ancak çıplak, yansız olguların, görüntüsünü ele geçirmek kolay değildir. Gönderimsel anlam kuramları göstermeli tanımları belli dillerdeki konumlarından kurtarmak için çaba göstermişlerdir. Evrensel olarak geçerli, ‘mantıksal’ bir genelleme yöntemi, değişen dilsel yönergelerin geçici hevesleri yerine geçebilecek gibi görünmüştür. ‘Ayrı gönderim’ işlemlerinin — örneğin gösterme — desteğe gereksinimi ‘. , dilbilimsel kılavuzluğa boyun eğmek yerine Mill’in Tümevarım Yasalarına benzer birşeylere dayanmak durumundayız.
Tekbaşına hiçbir gösterme davranışı ya da uygun bir sözce bir sözün anlamını belirlemek için yeterli kabul edilmemekte; ama böyle bir dizi işlem işi başarıya ulaştıracaktır. Toplu olarak bunların bir yazıdan bir dizi benzer dil dışı olgular, öte yandan bir dizi benzer sözceler arasında ‘alışkanlığa dayalı çağrı belirleme nitelikleri olacaktır. Böylece sözceleri anlamlı yapmamız, gerçekte bütün bir dil-sınırlı bir gönderim dili, ‘gösterme yüklemlerinden oluşan bir ‘birincil’ ya da ‘nesne-dili’ kurmamız gerekecektir.
Sıfırdan başlayan böyle bir dile ilişkin örnekler bulmamızın beklenemeyeceği baştan bellidir; her zaman başka bir dilin ustası olan biri tarafından kurulacaktır böyle bir dil. Gönderim gibi sınırlı bir dilin, gündelik bir dilden nasıl türetildiğini (bunun tersini değil) açığa çıkarmak bu nedenle daha uygun olacaktır.” Ancak, anlamsal ‘karşılıklılık kuramı bağlanan birinin nesne-dili için, bunlar ne demekse, ‘olası bağımsızlık’ ya da ‘olası öncelik’ öngörmekte çıkarı vardır. Yoksa, bu kimsenin gönderimsel anlamları, öteki anlamlardan türetilebilir.
Gönderim kendi başına anlam üretemez. Tümevarım yoluyla yapabilir mi bunu? Ayrı gönderimlerin yinelenmesi ve toplamı bir sözün anlamını verebilir mi? Bu inandırıcı görünebilir. Nasılsa, diyebilir insan, ilk anlamlı söz yok muydu? Ve nesne dilin her sözünün ilk olabileceğini varsaymak ayrı gönderimin savı değil midir?
Her anlamlı sözü, ilgili olduğu dilin söylencesel bir tarih öncesine saklı gibi görmemizi gerektiren — her sözün çok eskiden, anımsanmayan, ilk kez söylenmiş olabileceği bir zamanda anlamını kazanmış olabileceğini öne süren — bir kuramın aldatıcı deneyselciliğinden ürkebiliriz. Ama ne denli zorlu olsalar da bu doğrulama (gerçekleme) sorunları üzerinde zaman yitirmemize gerek yoktur. Çünkü, ayrı gönderim kavramının deneysel bir anlamı olabileceğini kabul etsek bile, yine de bir sözün kendi başına anlamlı sayılıp sayılamayacağını araştırmamız gerekir; açıkça görünüyor ki böyle bir söz,
yüz kez yinelense ve uygulansa da, anlam kazanmış sayılmaz.
Bir ara aykırı bulunup, ‘Bu, bu ve bu bir kedidir. Ama şu bir kedi değildir. 0 bir köpektir’
denilmedikçe ‘anlamı var’ denilemez.’ Dil ve anlam, kökenlerini anlam ayrımından alırlar, Bir dil iki sözcükten doğmuş olabilir: iki de olsa bunların herbiri dilde bulunan bir sözcüğe gönderimde bulunur. -Tekbaşına bir ‘öteki’sözcük bile bir dilin varlığını önkoşul olarak benimser, ister bu sözcük ‘değil’ gibi ikincil mantıksal bir dile ilişkin olsun, isterse ‘köpek’ gibi birincil dile — ‘nesne-diline’ — ilişkin olsun.
Benzer düşünceler peşinen kabul edilen ‘benzer söz dizisi’ içinde geçerlidir. Böyle bir dizi ayrı olarak bulunamaz. Çağdaş sesbilim öteki, karşıtsal diziler gözönüne alınmadan böyle bir dizi oluşturulamayacağını çok açık olarak göstermiştir. [b] Başka sözcükler olmadıkça hiçbir sözcüğün belirli sesçil bir biçimi olamaz. [/b] Belli bir dil için yinelemenin, ‘benzer’ sözün bulunuşunun ne demek olduğunu, benzer olmayan bir sözün ne demek olduğunu bilmedikçe söyleyemeyiz.’’
‘Cat’ sözcüğünün yinelenen biçimi cat/pat/mat; cat/cot; cat/cap/can gibi karşıtlıklarla belirlenir. Bir Japon için wrong, long’un, right light’ın ve grammar, glamor’un bir yinelemesidir. Böyledir çünkü onun dilinde, hem 1 ve hem r’yi kullansa bile, anlamı ayırdetmek için bu ayrıma gereksinmesi yoktur. Bunlar gerçekte onun için ayırdedilmez biçimde ‘benzer’dirler. l/r ayrımı salt çıplak bir olgu değildir, bu ayrım light ve rıght anlamındaki ayrım ölçüsünde İngiliz dilinin bir parçasıdır.
Varsayıma dayalı gönderim dilinde de yansız olgular olamaz. Gösterim ya da gönderim, toplama ve sınıflama kuralları ile desteklendiğinde — değişik dillerle desteklendiğinde — çeşitli değişik anlamlar üretmekte serbesttir. Birkaç olguda benzer olan şeye gönderimde bulunmamız beklendiğinde, soru hemen, ‘ne ,bakımdan benzer?’ ‘ne ölçüde benzer?’ olmalı. Bu belirleyicilerin yanıtları salt olgulara gönderimde bulunarak verilemez. İngilizcede ‘high’ (yüksek) dediğimiz şey, kimi yönlerden, ‘deep’ (derin) dediğimizle benzerlik göstermiyor mu’? Ve bu nedenle de Latincede ‘altur’ sözcüğünün her ikisine de karşılık olması gibi, bir sözcükle karşılanması daha uygun düşmez mi? ‘Blue’ dediğimiz şey ‘green’ dediğimiz şeye, Celtic ‘glas’ sözcüğünün İngilizce hem ‘blue’ hem ‘green’ sözcüğüne karşılık olması gibi, bir sözcükle yetinmemize yetecek ölçüde benziyor mu? Hangi nesnelerin benzer, hangilerinin yeter ölçüde benzer oldukları çoğu bizim için bile kaçınılmaz olmayan, tüm iklim ve toplumlar içinse daha az böyle olan, ilgilerimizle belirlenir. Öyleyse gerekli olan yansız olgular nerede? Renklerle ilgili konuşmalarımızda bulamazsak bitki, hayvan, iş ve insan ilişkilerinden ne bekleyebiliriz? ‘Var olan’, değişik dillerin — giderek değişik gönderimsel dillerin — seçtiği ve düzenlediği değişik olgulardır. Gönderim ve tümevarım yoluyla bir dil kurmak olanaklı olsa, ‘aynı gönderim kuralları’ değişik dillere yol açardı.
Mill’in Tümevarım Yasalarına ek olarak, gösterimi bilimsel kuramın tümüyle desteklememiz gerektiği, öne sürülebilir; örneğin, herhangibir dildeki renk sözcüklerinin ‘gönderimde bulunduğu’ şey Optikbilim dilinin ‘ışık-izgesine’ gönderimde bulunduğu şeydir. Ama bu ne yazık ki yalnızca özel bilim diline ve bunun içindeki olgulara (örneğin bölümleri olmayan bir izge ye) bir ayrıcalık tanımak demek olacaktır. Dildışı, yansız olguları belirlemek bir işe yaramayacaktır.
Elbette saptamak istediğimiz ayrımlara olanak veren olgular olmalıdır. Ve kimse yadsıyamaz, insan yaşamı ve ilgilerinin şimdiki durumunda kimi ayrımlar: kaçınılmazdır. Çeviri yoluyla bunu biliyoruz. İki dilde benzer ‘gönderim kuralları’ ile sınırlanmışlarsa (örneğin bilimsel metinleri çeviriyor sak) bir dilden ötekine çeviri yapmanın kolay olduğu doğrudur. Ancak insan yaşam ve ilgileri bugün de öyle çeşitli ve dilsel araçlar öyle incedir ki bir dilde sürekli, tek ve benzer bir olgu olan şey, bir diğer dilde birkaç değişik olguya karşılık olur.
Araştırılması elimizde olmayan olanaklı seçeneklerin uzanımı herhalde çok olmalı. Değişik dillere ya da aynı dilin tarihinde ki değişik dönemlere başvurarak ‘varolan’ olguyu değiştiremeyiz. Uysal olgular çetin olanların kat kat üstündedir. İnsan bildiğimiz yaygın dildışı ‘doğal’ türler düzeninde — herşeyin açıkça önümüze serili olduğu, her dil tarafından aşağı yukarı aynı biçimde düzenlenmeye hazır olduğu varsayımın da — inandırıcılık bulmak istiyorsa dillerdeki bu büyük çeşitlilik ve değişimi görmezlikten gelmek zorundadır. ‘Doğal türler’ öğretisi düzanlama dayalı anlam kuramının son sığınağıdır. Ayrı gönderimlerin öne sürülen tümevarımsal birikimi ancak böyle bir öğretinin varsayımı içinde işgörebilir. Daha yakından incelendiğinde, bu, insanın kendi dilinin tanrısallığına safça inanması anlamına gelir; Tanrıya da Doğanın onu konuştuğu kabul edilir. Daha incelmiş olanlar bu Tanrısallığı bilimsel söyleme ayırırlar. Ancak ayrıcalıklı dil ne olursa olsun, onun çevrelediği olgular dildışı çıplak ve yansız olarak sözü edilen olgulardır.
Öyleyse ‘gönderim kuralları diye adlandırmayı sürdürdüğümüz kurallar uyarınca, sözlere anlamlar yükleyebileceğimiz, giderek dil kurabileceğimiz kabul edilecektir. İstersek her sözün anlamının öteki nesnelerle — sözler dışındaki nesnelerle — düzenli bir birlik oluşturmaları konusu üzerinde durabiliriz. Ancak onları (sözleri ya da öteki nesneleri) ‘orada’ birbirine uymaya hazır bulmakta direnemeyiz. Varolan sözler ve öteki nesneler dili geliştirme ve konuşmada onlarla ne iş gördüğümüze göre belirlenir.
Elbette sonuçta dilsel sözlerin anlamını oluşturan onların öteki nesnelerle olan ilişkileridir. Soru şudur: Ne tür bir ilişki? Benim görüşüme göre bu ilişki nesnenin iki ayrı düzeni arasında bir ilişki değildir ve olamaz. Dilin olgularla karşı karşıya gelmesi sayı, sözlerin dilin içermediği nesnelere, öne sürüldüğü biçimde gönderimde bulunması-bunun anlamını kavrayamayız. Dili, bu ikili biçimde öteki şeylerden ayırırsak, her ikisi de genel bir bulanıklıkta erir. Ancak birbirleriyle etkin biçimde etkileşim içinde olurlarsa herbiri belirli bir biçim alabilir ve sözcelerin anlamını oluşturan bu etkile şimdi. — sözcelerle nesnelerin bu etkin işbirliğidir.
Bir sözü kullanmanın yollarından birisi, ‘bir nesne için ad’ olarak kullanmaktır. Ancak söz ve nesne böyle kullanılmadan önce, ikisi de öteki şeyler arasındaki yerlerini bulmuş olmalıdır. Yalnızca ‘adlandırma’ ile bunu gerçekleştiremezler. Ancak bir söz çok ve çeşitli biçimlerde kullanıldığı ve bir nesne çok ve çeşitli yollarda söz edildiği açıkça görülünce, ötekinin ‘adı’ olarak, ikisi de yerleşmiş demektir.
Anlam üretimi dinsel bir adlandırma töreni değildir. Temel olan sözcelerin bütününün anlamıdır-etkili yaşamımızın bir parçası olan sözcelerin. Sözcüğü bulunduğu sözce ve durumların bir belirtkesi, bir anısı, anmalığı olarak saklarız. Tüm bunların etkin ve düzenlenmiş anısı sözcüğün anlamını oluşturur — yeni sözcelere ve yeni durumlara girişteki anlamı; bunları gelecekteki gizil anlamına da ekleyecektir. Eski-yeni her durum sözcüklerin sürekli anmalığı ile düzenlenir. Sözcükler durumlarla yüzleşmezler durumları oldukları gibi yapan şeylerdir sözcükler.
Elbette herşey olanaklı değildir. Ancak çok az şey önceden belirlenmiştir. Aynı gönderim kuralları sınırları içinde bile değişik diller değişik evrenler oluşturmakta serbest sayılırız. Salt dil seslerini yansız dilsel olgularla birtek biçimde eşleştirmek için hiçbir kural yoktur. Bunların yerlerini ve rollerini saptayan bir dil dizgesi dışında ne ‘gönderimde bulunulan sözlerine de ‘gönderimde bulunulan nesneler’ bulunabilir. Diğerlerinde olduğu gibi, tümevarımsal bir biçimde kurulan gönderim dilinde bir sözcüğün ‘anlamı nın olması’, öteki sözcükler, kişiler ve nesneler arasında ayırıcı bir rol oyna ması demektir; evrenimiz dilimizin evriminde biçimlenir.
III
En çok çeviriyi düşündüğümüzde anlamla ilgili yanılgılara düşmek eğilimindeyiz — ve bu anlamları dildışı varlıklara yerleştirmeye çalışırız. Değişik sözlerin çeviride eşdeğerli oldukları yargısına vardığımızda gerçekte onlardan birşey soyutlamış olmuyor muyuz? ‘Aynı anlam’ dediğimiz bu şey, şöyle ya da böyle, her nasılsa, değişik dilsel sözlere bağlı, belli ayrı bir varlık - düşünce ya da fiziksel olgu değil mi?
Birinci sorunun yanıtı, evet, — Dr. Johnson gibi ‘aynı anlam’ diyelim — birşey soyutlanmıştır. Ancak ikinci sorunun yanıtı: hayır, aynı anlam sözlerle bağıntılı belli bir varlık değildir, olacaktır. Soyutlamalar, soyutlamalar vardır.
Bir elmayı dalından soyutlayabilirim. Elma dalından ayrı bir nesnedir; ikisini ayrı yerlerde ayrı zamanlarda gözleyebilirim. Yine elmanın biçimini renginden soyutlayabilirim. Biçimini karanlıkta algılayabilirim ya da biçimin bir kısmı gizlense bile rengini görebilirim. Biçim ve renk, (elma ve dallardan ayrı türde olsalar da) yine de değişik nesneler olarak düşünülebilirler; onları değişik zamanlarda değişik duyularla gözleyebilirim. Bunun ötesinde ikisini değişik yer ve zamanlarda gözleyemesem ve biri olmaksızın öte kini olanaklı kılan bir duyu olmasa bile, elmanın biçimini büyüklüğünden soyutlayabilirim. Biçim olmadan da büyük anlamak için yapabileceğim şeyler olabilir — sözgelimi, çevresi olabilir; ama büyüklüğü olmaksızın bir- şeyin biçimin gözlemek için yapabileceğim birşey yoktur. Yalnız biri büyük öteki küçük iki elmanın ikisinin de aynı yuvarlak biçimde olduklarını söylediğimde üç belirli nesne ayırıyor değilim: bir biçim ve iki büyüklük. Yuvarlak biçim değişik büyüklüklerden soyutlanabilir ama üçüncü bir nesne olarak değil. Geometriler değişik büyüklükteki şekillerle uğraşırken,
Biçim ‘benzerliğini’ ayrı bir nesnenin yinelenmesi olarak tanımlamazlar. Biçim büyüklükle birlikte gitmez. Değişik büyüklükteki biçimler arasında bir çakışma — noktaların, açıların ve çizgilerin çakışması — oluşturarak ‘biçimi’ büyüklükten soyutlarlar. Bunun gibi dansçıdan dansı soyutlayabiliriz — dansı başka bir yerde değişik bir zamanda gözleyemesek bile ve dansçı olmadan dansı anlamamız için özel bir duyumuz olmasa bile. İki ayrı dansçının yaptığı aynı dans, yinelenen, dansçı’sız bir dans değildir. Dans iki dansçının içinde değildir ama onlara bağlı üçüncü birşey de değildir. Eğer iki edim arasında bir çakışma varsa ikisinin dansı aynıdır. Anlamı sözden soyutlamanın yolu da budur. Dansa bakmaksızın nasıl dansçıyı inceliyebilirsek, anlamına bakmaksızın da sözü inceleyebiliriz. (Sesbilgisi, anatomi gibi saygıdeğer bir bilim dalıdır. Bağlam içinde sözlerle, dilin fiziği ya da fizyolojisi ile uğraşır.) Ancak söz olmadan anlamı gözleyemeyiz: o. hiçbir zaman başka bir yerde ya da zamanda değildir ve kendi başına an lamı algılayacak bir duyumuz da yoktur (Bu nedenle günümüzde Anlambilim büyük ölçüde yerleşmemiş bir bilim dalıdır) Değişik sözlerin anlamları ancak ve ancak kullanımları arasında bir örtüşme varsa aynıdır. Değişik sözlerden anlam benzerliği’ olarak soyutladığımız şey, işlevleri arasındaki bir örtüşmedir. Çeviriyi böyle açıklamayı başaramadıkça çıplak ve yansız olgu gizi peşimizi bırakmayacaktır.
Niçin, diye sorulabilir, iki dansçının edimleri arasındaki benzerliği açıklamak için dansçı-sız dans gibi üçüncü bir nesne ileri sürmeye henüz o denli özenmemişken, iki sözcenin edimleri arasındaki benzerliği açıklamak için sözcük-süz ayrı bir ‘anlam-varlık’ öne sürmeye bu denli düşkünüz? Bu iki olay arasındaki önemli bir ayrımı göstermiyor mu? Evet öyle. Ayrım şurada: iki sözcenin edimi arasındaki örtüşmeyi belirlemek iki dansçı arasındakini belirlemekten çok daha zordur. Bir söylenceye sığınarak daha büyük güçlüğe yan çizme eğilimindeyiz. Ama herzaman böyle yapamayız. Bu güçlüğün derecesine bağlıdır. İncelemeye değer görünüyor.
Standart İngilizce diye tanımlanan dilin konuşmacısı ile Cockney İngilizcesini konuşan kişi birbirleriyle konuştuklarında bir tür çeviri yaparlar. Belli karşılıklar kurarlar: örneğin, ‘a good bay (yüzmek için-iyi bir koy) Cockney’de standart İngilizcedeki ‘a good buy’ (iyi bir alım) gibi söylenir; öte yandan standart İngilizcedeki ‘a good buy’ ise nerdeyse Cockney’dek ‘a good boy’la örtüşür. Burada çeviri kolaydır: karşılıklar genellike yinelenen bir kaç sesle ilgilidir. İki dizgedeki sözler değişik olsa bile tümüyle ele alındığında bunları oluşturan öğeler arasında bire bir örtüşme olduğunu hemen anlarız: /el-ai, ai-oi, oi-o.i/. Öyleyse çeviri bu, yapı benzerliği ile yeterli ölçüde açıklanabilecek gibi görünüyor ve yarı yolda bir katışıksız anlam durağı öngörme eğilimimiz çok azdır.
Konuşmadan yazıya ya da baskıya çevirdiğimizde, özellikle yazı ya da baskı sesçil yönden düzenli ise, durum aynıdır. Kağıt üzerindeki işaretlerin havadaki seslerle bir ortak yanı yoktur; ama iki ortamdaki sözlerin yapısı aynıdır. Anlamları aynıdır, deriz. Günümüz İngilizce yazımı ve sözgelimi da ha çok Çin logogramları ile yazı ve konuşma arasındaki çevirinin güçlükleri daha da çoktur. Ancak ilke olarak ayrım yoktur. Karmaşıklık yalnızca iki dizgede birbirleriyle örtüşen öğelerin çok sayıda olmalarından ileri gelmektedir.
Bunların sözcük olduklarını varsayarsak binlercesi vardır. Ne var ki çok bile olsa sözcük sayısı sınırlı olduğundan burada çeviriyi yine de yapı benzerliği, örneğin yazılı ve sözlü dildeki sözcüklerle genel olarak bire bir örtüşme olarak açıklamayı doğal görüyoruz. Böyle birbirleriyle ilişkili dilleri konuşan iki topluluk bulursak, bunları ayrı bir dilin lehçeleri olarak tanımlayacak ölçüde ileri gitmesek te bu toplulukların epeyce birbirine bağıntılı dilleri konuştuklarını söylemeliyiz.’ Dil ayrımı bir derece sorunudur; ve çeviride (çeviriyi açıklamada) bulduğumuz güçlüğün derecesi bu ayrımın bir ölçüsüdür.
Kullandıkları sesler benzer bile olsa, bütünüyle, sözce sözce, bire bir bağıntı içinde değillerse, iki dil dizgesinin ayrı diller oldukları, yalnızca aynı dilin iki ayrı lehçesi olmadıkları kabul edilir. Sözcük sözcüğüne bir eşleştirmeye bile güvenilemeyeceği çevirmenlerin ortak bir deneyimidir. Genellikle diller arasında eşleşmeye olanak veren tümcenin bütünüdür. Ancak tümceler sayısal açıdan sınırsızdır. İki alfabe ya da iki sözlük gibi birbiri üzerine yerleştirilecek sınırlı bölükleri yoktur. İşte asıl burada çeviri işle mini açıklamakta umutsuzluğa düşüveriyoruz, söylencesel varlık ve süreçlerin yardım için işe karışmalarını istiyoruz.
Ya çevirmenin kendisi? Başvuracağı bir karşılıklar dizelgesi bulunmadığının çok iyi bilincinde ama görevi yine de değişik dillerin sözleri arasında karşılıklar belirlemek oluyor.
Başka birşey yapamaz. Sözlerle işgörür, sözsüz düşüncelerle değil.
Seçeneklerin uzanımını sınırlayarak güçlüklerini azaltmaya çalışacaktır. Önce gerekli ‘söz biçemini’ (style of speech) belirliyecektir; örneğin belli bir tip bağlamla sınırlayacaktır: bilimsel betimleme, röportaj sevi-öyküsü, reklam, dinsel yazı, şiir, karşılıklı konuşma vb. Böyle bir biçem içinde, bire bir yerleştirme işlemi için tümceden daha küçük birimler kabul edebilir— örneğin, teknik terimler; ya da tümceden daha büyük birimler seçmek zorunda kalabilir — örneğin, bir şiirin dörtlüğü, giderek şiirin tümü?
Ne yaparsa yapsın iki dilde bir ölçüde sözceler arasında bire bir karşılık olabilecek belli bir birim türü olduğu varsayımından yola çıkacaktır. Başka bir anlatımla, doğru seçilirlerse bu birimlerin, iki dilde karşılaştırılabilir birleştirme olanakları (Hint gramercilerinin ‘karşılıklı beklenti’ diyebilecekleri türden) ve karşıtlıklar göstereceğini kabul edecektir?’ Seçilen birimler için temel nokta yalnızca bu birleşme ve karşıt olma güçleri olacaktır; bu birimlerin herbirinin içinde ne olduğu ise (konuşmadan alfabetik yazıya çevrilmede olduğu gibi, bir harfin biçimi ‘dağılımından’ ve karşıtlıklarından da ha az önemlidir) daha az önemli olacaktır.
Çeviri bilimi büyük ölçüde yeterli eşleşmeye olanak verecek en küçük birimin seçiminden oluşur. Ancak bir dilde öteki dildeki olağan tümceye uyacak olağan bir tümce bulmak bile nerdeyse olanaksız olabilir. O zaman güç, olağandışı bir tümce bu yeni işi görecektir. Güç ve olağandışı olmak zorundadır, yoksa o dilde, yenisi yerine, eski, olağan olan işi görecektir.
Örneğin, Kikuyu İncilinde ‘the Holy Ghost’ (Ruhülkudüs) İngilizce sözcüklerle eşleştirilecek olsa ‘white liver’ (beyaz ciğer) gibi birşeye karşılık olacak sözcüklerle çevrilmiştir Ama böyle eşleşmemiştir. Eğer Kikuyu eğretilemesinin birleşme ve karşıtlık gücü, Kikuyu bağlamında, İngilizce sözler bağlamında, ‘the Holy Ghost’un yerine koşutsa, o zaman karşılık olan Kikuyu öbeğinde dil içi güçlükler, bunu işitenler tarafından gerekli biçimde çözümlenecektir.
Misyonerler o garip ‘haleg gast’ deyişini tümcelerine yer leştirdiklerinde dil, eski İngilizcede bir zamanlar olduğu gibi, gerekli karşılıkları sağlamaya zorlanmış olacaktı. Misyonerler ve Kikuyu İncili çevri metinleri daha kötüsünü yapabilirlerdi. Bir eğretileme oluşturma ya da ‘ödünçleme’ çeviri yerine güç olan tümcelerinde gerçekten bir boşluk bırakabilirlerdi;örneğin, rolünü metnin geri kalan bölümünün belirleyeceğine güvenerek yeni ‘ödünçlenmiş’ bir sözcük koyabilirlerdi.
Öyleyse çevirmen hangi birimleri çevireceğini kendi seçer ve bu birimleri birbirlerine karşılık olduklarına ya da karşılık yapılabileceklerine göre seçer. Çeviri birimlerinin en küçük olmasına çalışır. Ama genellikle sözcükten büyük birimlerle uğraşmaktan kendini alamaz. Bu demektir ki açık (sınırsız sayıda) öbeklerle iş görecektir ve izleyeceği bir harita da yoktur. Ancak bu zararı karşılayan bir üstünlüğü, işini olanaklı kılan birşey vardır: eşleşen birim öbekleri sınırsız olduklarından bire bir yerleştirme için söz yaratabilir. Böylece diller çeviri ile biçimlenir, yeniden yoğrulur. Çevirmen (serbest yapılarla) uğraşarak serbestçe yapı oluşturur. Araçları ya da giysileri değiştiriyor değildir. Şarabı bir şişeden ötekine aktarıyor değildir. Dil bir zarf değildir, aktarılacak bir şey de yoktur. Benzerlik ortaya koymak bir örneğin çizgisini izlemektir. İş gördüğü dil çevirmenin balçığıdır.
W. Haas, Manchester Universitesi Genel Dilbilim Bölümünde öğretim üyesi; anlambilim ve dil felsefesi konularında yazılarıyla tanınıyor.
Türkçesi: Ahmet KOCAMAN
ri Ticari
Çeviri Ticari
Çeviri
|