Çeviri ve felsefe dendiğinde akla iki şey gelebilir: Felsefe çevirisi ve çeviri felsefesi. Aslında birbirinden çok bağımsız gibi görünen bu iki alan çok yakından ilintilidir. Çünkü çeviri hakkında düşünmek doğrudan dil ve dil politikası, kültür ve kültür politikası, yorum, kimlik, söylem vb. hakkında düşünmektir. Kişinin bu konulara ilişkin yaklaşımı ise çeviri anlayışını ele verir.
Batılılaşma ve modernleşme hedefine koşut olarak Türkçeye özellikle Batı dillerinden Batı kültür ve düşünce tarihinin önemli yapıtları zaman zaman devlet tarafından da desteklenerek ve yönlendirilerek yoğun bir biçimde çevrilmiştir ve çevrilmeye de devam etmektedir. Bu yüzden de Türkçe kültür düşünce yayınları arasında çeviri yayınlar önemli bir yer tutar. Ülkemizde Batılı anlamda bir felsefe geleneği, Batı dillerinden yapılmış çevirilerin de açtığı bir yolda ilerlemektedir. Dolayısıyla çeviriye, yalnızca başka kültürlerde üretilmiş farklı ve yeni düşünsel metinlerin Türkçeye kazandırılmasının ötesinde, söz konusu geleneğin Türkçeye aktarılmasıyla Türk düşünce geleneğinin dönüştürülmesi, zamanla Türk düşünce geleneğinin verici durumundaki Batı düşünce geleneğine eklemlenmesi, Batılı modeller örneğinde ‘yerli’ üretime geçmesi gibi bir misyon da yüklenmiştirir. Böyle bakıldığında çevirinin nasıl kavrandığı önem kazanır.
Çeviri edimi, özellikle gündelik tartışmalara konu olduğunda, – örneğin ülkemizde son aylarda yaşanan yoğun ve tansiyonu yüksek çeviri tartışmalarında olduğu gibi – çevirmenden çoğu zaman beklenen şudur: Nesnel bir aktarım. Batı kültürünün kendine kaynak olarak aldığı Yunan ve Latin kültür geleneğinde, örneğin Latincede çeviri (translation) sözcüğünün kökeninde bir yerden bir yere taşıma anlamında bir aktarımın içkin olarak bulunduğu bilinmektedir. Sözgelimi Theo Hermans Batı kültür tarihi içindeki çeviri anlayışında ‘taşıma’ kavramının yerleşikliğine işaret eder. Douglas Robinson da bu anlayışın modernizmin bakışıyla ne denli köklü bir ilişkisi olduğunu ifade eder. Ancak Batı düşünce tarihinde de örneğin Aydınlanma ve Romantik dönem gibi farklı dönemlerde farklı anlayışların hüküm sürdüğünü de belirtmek gerekir.
Türkçe çeviri sözcüğünün Osmanlıcada eşanlamlı olarak değerlendirdiğimiz terceme/tercüme sözcüğüne baktığımızda da farklı bağlamların öne çıktığını görüyoruz: “islah etmek”, “nakletmek”, “tefsir etmek”, “beyan etmek” ve “taklit etmek”. Çeviri sözcüğünün günümüz anlayışıyla yalnızca ‘sadakat’, ‘aktarım’ vb. bağlamlara endeksli değerlendirilmesi, kendi coğrafyamız açısından daha ‘modern’ bir kavrayıştır. Dolayısıyla şunu unutmamak gerekir: Çeviri yapıldığında kültürel ve ideolojik olarak biçimlendirilen, kurumlar aracığılığıyla yönlendirilen belirli bir çeviri türü söz konusudur. Bir kavram olarak çevirinin kendi tarihselliğinden bağımsız ele alınamayacağı, çeviri konusunda değişmez mutlak doğrulara hapsedilmeye çalışılan tartışmaların daha geniş bakış açılarıyla sürdürülmesi gerekliliği su götürmez.
Çeviriden beklenenin nesnel bir aktarımın temelinde dilden bağımsız bir anlam çekirdeğinin varlığına ve bunun değişime uğramadan başka bir dile, başka bir kültüre, başka bir zamana taşınabileceğine duyulan inanış yatmaktadır. Bu yaklaşımın da anlamların evrenselliği, düşünme (fikir olarak anlamlar) ve konuşma (anlamların temsili) arasında gevşek bir ilişki varsayımına dayandığı açıktır. Ancak bireysellikleri, konuşuldukları tarihsel ve kültürel bağlamlar dikkate alındığında diller arasındaki farklılığın teknik bir ikâme mantığından çok daha derinlemesine bir yaklaşımla aşılabileceği aşikârdır.
Felsefe metinlerinin çevirisinin de yukarıda özetlemeye çalıştığım tarihsel, kültürel, ideolojik ve bireysel belirlenimlerden bağımsız ele alınamayacağını vurgulamak isterim. Bu saptamalar ışığında felsefe metinleri çevirisinin, başka metin türlerinin çevirisinde olduğu gibi dille düşüncenin organik ilişkisini gözeten, felsefe metinlerinin kendileriyle üretildikleri ve aktarılmaya çalışıldıkları bağlamları bir uzmanlık bilinciyle çözümleyebilen ve içinde yaşadığı dönemin çeviri ideolojisini refleksif bir biçimde değerlendirebilen çeviri uzmanlarınca – bu kişiler ister felsefeci, ister ‘okullu’ ya da ‘alaylı’ çevirmenler olsun – yapılması gerektiğini düşünüyorum. Ne var ki, başka alanlarda olduğu gibi felsefe – ya da daha geniş bir kategori olarak kültür düşünce – alanında da çeviri konusunda salt bireysel çevirmenlerin ‘yetilerine’ ve ‘hatalarına’ odaklanan yaklaşımların ötesine geçen bir anlayış gereklidir, özellikle de dışalımın salt mal ve teknoloji sınırlı olmadığı Türkiye gibi bir coğrafyada.
Çağdaş çeviribilim çalışmalarında çeşitli kuramcılar, kültürlerin sancılı dönemlerde, kriz dönemlerinde ya da yenileşme dönemlerinde gördükleri boşlukları çeviri yoluyla kapatmaya çalıştıklarına işaret etmiştir. Ancak çeviri burada yalnızca boşluğun kapatılması için değil, bir repertuvarın oluşturulması için de önemli bir araç olarak değerlendirilir. Bu bağlamda aktarımın “başarısı” konusunda kestirmeden bir karar verilemeyeceğine ve bunun aktarılan ürünün alıcı kültürde entegrasyonu ile bu ürüne duyulan ihtiyacın yerelleşmesine işaret edilir. Alıcı kültürün dili olarak Türkçeye yapılan felsefe çevirilerinin konumu açısından da akla şu sorular gelmektedir: Bu çeviriler nasıl bir ihtiyaca karşılık olarak gerçekleştirildi ve gerçekleştirilmeye devam ediliyor? Hangi düşünürler hangi nedenlerle çevrildi ve çevrilmeye devam ediliyor? Çevirilen metinler alıcı kültür ve düşünce geleneğinde nasıl bir yere eklemleniyor?
Ülkemizde başka birçok alanda olduğu gibi feslefe metinlerinin çevirisinde de çoğu zaman yukarıda dile getirilmeye çalışılan ve çoğaltılması mümkün olan soruların sorulmadığını gözlemlemek mümkün. Oysa özellikle de son soruya vereceğimiz yanıt, yapılan çevirilerin alıcı kültürle bütünleşme ve alıcı kültürü dönüştürme amacıyla doğrudan ilintili. Ancak yukarıda da vurgulanmaya çalışıldığı gibi çeviri olgusu, dilden ve kültür geleneğinden bağımsız, saf bir anlam çekirdeğinin bir yerden başka bir yere aktarılması olarak düşünülmeye, çeviri diller arası teknik bir ikâme işlemi olarak görülmeye devam ettiğinde, gerek dille düşüncenin karşılıklı bir diyaloğa girdiği felsefe metinleri gerekse daha teknik olarak düşünülen başka metin türlerinin çevirisi boşluk doldurmaktan çok boşluklar açmayı da sürdürecektir. Türkçeye kültür ve düşünce alanlarından yapılan çeviriler konusunda sıkça dile getirilen ‘kötü’ çeviriler meselesi de bu yüzden yalnızca bireysel çevirmenlere yüklenebilecek bir yetersizlikten öte karmaşık bir süreç olarak çevirinin bir uzmanlık bilinciyle ilgili kurumlar ve taraflarca ele alınmasıyla aşılabilecektir.
Çağdaş çeviribilimcilerin çalışmalarında vurgulandığı gibi çeviriden bir dönüştürme ve model oluşturma bekleyen bizim gibi kültürlerde yapılan çevirilere duyulan ‘samimi’ ihtiyaç ve bu çevirilerin alıcı kültürle bütünleşebilmesi, çeviri olgusu tartışıldığında çoğu zaman gözden kaçırılan bir noktadır. Kendi konumumuz açısından bakacak olursak, yapılan çeviriler kendi aralarında bir monoloğa hapsolmamalı, Türkçe yazılmış metinlerle bir diyaloğa girebilmelidirler. Türkçe düşünen ve Türkçe yazan felsefecilerin üretimi, kültür düşünce çevirmenliğinin daha verimli bir zeminle buluşmasını sağlayacak, bu alanda çalışan çevirmenlerin de önünü açacaktır. Yapılan çeviriler de ancak o zaman kendilerine bir yer, bir yurt bulacaktır.
|