Kuvvetler ayrılıgı ilkesinin kabul edildigi sistemlerde, yasamanın asli islevi sayılan
“yaptırımlarla donatılmıs kural koyma” bazı ayrıksı durumlarda diger organlar
tarafından da kullanabiliyor mu?
Bu soruya çogu kez yürütme açısından olumlu cevap verilebilmektedir. Modern
anayasaların çogunda yer alan “kanun hükmünde kararname” çıkartma yetkisi bu
durumun en tipik örneklerinden birini olusturmaktadır. Kanun hükmünde kararname
çıkarma yetkisi, temelde yasama tarafından ve ayrıksı durumlarda verilebilecek sınırlı
bir yetki kullandırmadır. Bizi yasamanın kural koyma yetkisinin üçüncü organ olan
yargı tarafından kullanılıp kullanılamayacagı daha çok ilgilendirmektedir. Yargı
organları islevlerini yerine getirirken, yasama tarafından -daha çok hukuk alanı dısında
hiçbir seyi bırakmama kaygısıyla- soyut ve genel olarak düzenlemis olan kuralları
uygular. Bu görevi yerine getirirken normlar arasında bulunan hiyerarsiyi gözönünde
bulundurmalıdır. Kelsen ve diger normativistlerin yaptıgı sıralamada hypothetique
(varsayımsal) bir karakter tasıyan Anayasa en üstte yer alır. Anayasaları kanunlar,
tüzükler, genelgeler bunları sözlesmeler ve diger tasarruflar izler. Bu düzenleme içinde
hiçbir kural kendisinden önce gelen kurallara aykırı olamaz. Bir kuralın hukuksal olarak
varlıgından ve geçerliliginden söz edebilmek için kosulları ve biçimi açısından oldugu
kadar özü bakımından da daha önceki kurallara aykırı olmaması gerekir. Ancak bu
normatif düzenlemede bir dereceden diger dereceye geçilirken bir bosluk vardır ki, iste
bu bosluk yetkili organ veya kisinin takdir yetkisini gösterir2. Doldurulması gereen bir
bosluk bu alanda çıkabilecegi gibi Code niteligindeki kanunlar ile özel düzenleme
getiren kanunlar arasında da olusabilir. Özel düzenleme getiren kanunun sorunu cevaplayamadıgı alanda yargıcın olayı çözümlemek için kural koyması gerekecetir.
Yargının dogrudan müdahale hakkı olmadıgından, özellikle hukuk kurallarına aykırı
davranıldıgında, çignenen hukukun yeniden ayaga kaldırılmasında3 her seyden önce
mahkemelere ihtiyaç vardır. Kuralları uygulayan yargıç, basit ve tartısmasız durumlarda
oldugundan çok daha fazla kuralların anlamını açıklamak ve derinlestirmek zorundadır.
Yargılama islevini gerçeklestiren yargıç, her seyden önce fiilen geçerli olan sistemin
ruhunda, gizli veya örtülü olarak bulunan normları formüle etmelidir (Rebus ibsis
dictattibus et humanis necessitatibus)4. Kanunda bosluklar bulundugunda, normlar
arasında çeliskiler görüldügünde ve aynı konuyu düzenleyen birden fazla kuralla
karsılasıldıgında hangi kuralın uygulanması gerektigine yargıç karar verecektir. Bu
konuda yargıya yardımcı olan bazı mantık kuralları vardır. Hukuk normları arasında
çeliski, genel normla genel norm, genel normla özel ve özel normla özel norm arasında
çeliski biçiminde kendini gösterebilir.
Temel kural lex posterior (sonraki kanun), lex specialis (özel kanun) ve lex superior
(hiyerarsik bakından üst düzeydeki kanun) biçimindedir. Ancak sözü geçen kuralların
da ihtiyatla gözönünde bulundurulması gerekir. Örnegin, Bakanlar Kuruluna kanun
2. Sıddık Sami Onar, “Amme Hukukunda Hukukî Tasarruflar ve Kaza-I Murakabe”, Prof. Cemil
Bilsel’e Armagan, s. 284
3 Vecdi Aral, Hukuk ve Hukuk Bilimi Üzerine, Filiz Kitabevi, İstanbul, 1984, s. 104
4. Giorgio del Vecchio, Hukuk Felsefesi Dersleri, çev. Sahir Erman, İstanbul, 1952, s. 205
2
hükmünde kararname çıkartma yetkisi verilmesi ve bu yolla bir kanun hükmünün
Bakanlar Kurulu kararnamesi ile degistirilmesi lex superior esasına ters düser 5. Diger
yandan Anayasa Mahkemesine, Kanunların Anayasaya uygunlugunu denetleme
yetkisinin tanınması lex superior ilkesine uygun sayılması gerekir6. Hukuk kurallarında
yorum yoluyla çıkartılan sonuç dogrudan dogruya baglayıcı nitelik tasır. Oysa yorum
genel ilkelerden çıkartılıyorsa, burada sonuç daha farklı olacaktır. Özellikle hukuk
kurallarının düzenlemedigi durumlarda aynı anda degisik alternatiflerin, hukuk mantıgı
yönünden dogrulugu somut olayın su veya bu özelligine agırlık verilmesi sonucu olarak
savunulabilir. Bir malı sebepsiz olarak iktisap eden kimsenin, iktisap ettigini iade ile
yükümlü olması genel bir hukuk kuralıdır. Aynı zamanda da bu kisinin iyiniyeti de
kanun koyucu tarafından (Borçlar Kanunu 63. madde) korunmaktadır. Bu durumda
iyiniyetle ilgili yorum ve degerlendirme degisik hukuki sonuçların dogmasında rol
oynayabilir. Yorumla ilgili bu tür problemler olmakla birlikte yine de kullanılması
zorunlu bir uygulamadır. Aynı zamanda uyusmazlık durumlarında mahkemelerin vermis
oldukları kararların bir hukuk kaynagı kabul edilip edilmeyecegi önemli bir tartısma
odagını olusturmaktadır.
Yargıcın uygulamasıyla ortaya çıkan hukukun, bazı hallerde yaratılmıs bir hukuk sayılıp
sayılamayacagı sorunu üç açıdan incelenebilir :
Birincisi; mahkeme kararlarının hukuk düzeninde, daha önceden var olan bir kuralın
somut olaya uygulanması niteliginde oldugundan yaratılmıs bir hukuktan söz
edilemeyecegi noktasından kaynaklanan tartısmadır.
Soyut ve genel olan hukuk kuralının somut olaya uygulanabilmesi için, onun uygulayıcının yorumundan geçerek bir islev kazanması gerekecektir. Yargıç öncelikle
kanunun lafzına, sözüne bakacaktır. Kanunun sözü olayı çözümlemek için yeterli
oluyorsa burada bir hukuk yaratmadan söz edilemez. Ancak her zaman sorun bu kadar
kolay çözümlenemez. Yargıcın sadece lafzı yorumla baglı kılınması, kanunun
kalıplasmasına neden olmaktadır. Yargıcın yorum yetkisini kötüye kullanmasını
engellemek kaygısıyla izlenen bu yol, hukukun yasamdan koparılması ve eskimesi
sonucunu dogurmaktadır. Buna bir örnek vermek istersek, İslam hukukundan içtihadın
konumuna bakabiliriz. İçtihatta bulunan hukukçuların zamanla bilgi ve karakterlerini
kaybetmeleri içtihadın kıymetini düsürmüstür. Buna tepki olarak içtihat yolu kapatılmıs
ve bütün hukuk kurallarının ortaya konuldugu, bundan böyle yeni içtihatlara gerek
olmadıgı esası benimsenmistir. Bunun üzerine uygulama sıkı (exegetique) metodu
izlemistir. Bu metodun etkisiyle, hukuk bilimi bir çesit kıyas ve gramer uygulaması
durumuna gelmis yasam mantıgına uymayan durumlar ortaya çıkmıs ve bu yüzden
halkın hukuka saygı ve güveni sarsılmıstır7. Bu sakıncaların giderilmesi için günümüzde
yargıca daha genis bir yorumlama alanı bırakılmıstır. O, kararlarını verirken, kanunun
lafzı kadar kanun koyucunun amacına bakacak, aynı zamanda çagının hukuk, adalet,
devlet ve düzen anlayısı karsısında bizzat tutum alacaktır. Yargıcın bosluk bulunan hallerde nasıl davranması gerekecegi, bazı yasa metinlerinde düzenlenmistir. Örnegin,
Fransız Medeni Kanunun 4.maddesinde yer alan hükümle “yasanın suskunlugu,
anlasılmazlıgı ya da yetersizligini bahane ederek hüküm vermeyi reddedecek olan yargıç davaya bakmaktan kaçınma suçlusu olarak kovusturulabilecektir”
5 Alf Ross, On Law and Justice, London, 1958, ss. 131-132
6 Adnan Güriz, Hukuk Felsefesi, Ankara, 1985, s. 46
7 Onar, dare Hukukunun Umumi Esasları, Cilt: I, 3. Bası, İstanbul, 1966, s. 407
3
denilmektedir. Benzer bir düzenleme de Roma ve Kilise hukukundan gelen bir
gelenekle, olaya iliskin özel bir kural yoksa, yargıç sanki kendisi yasa
koyucuymusçasına karar verecektir, biçimindedir. Bu sistemin içine, Medeni Kanun 1.
maddesi, “Hakimin ihkakı haktan imtina edemeyecegi” ilkesi dolayısıyla Türk
uygulamasını da sokabiliriz. Medeni Kanunun ilk yedi maddesinin bütün hukuk
alanında uygulanıp uygulanamayacagı ayrı bir tartısma odagı olusturmakla beraber,
Dogal Hukuk” ilkeleri niteligini tasıdıgından, bizce „bütün“ hukuk iliskilerini içine
alabilecektir. Hukuku tamamlamak ve biçimlendirmekle görevli bulunan yargıç, bu
islevini yerine getirirken, aynı zamanda ve öncelikle, hukukun üç boyutunu olusturan
adalet, pratik yarar ve düzen islevlerini de gözönünde bulunduracaktır. Yargıcın yorum
islevinin sadece lafzi yorumla sınırlı kalmadıgı durumlarda, olayı çözümlerken daha
önce bulunan bir hukuk kuralının varlıgı, bu kuralın lafzının asılarak yeni bir biçime
kavusturulması, yargıcın hukuk yaratmasının en tipik örnegini olusturmaktadır.
İkinci olarak, yargıcın hukuk yaratıp yaratmadıgı sorunu, yargılama isleviyle biçimlenen
kararın yalnızca belli kisi ve durumlara iliskin olması ve bu yüzden de objektif ve genel
bir norm sayılamayacagı noktasından elestirilmektedir. Elestirilerin ciddiyetini gözönünde bulundurmakla beraber, özellikle yüksek mahkeme kararlarının
incelenmesinde yarar vardır. Yüksek Mahkeme kararları, kural olarak alt derece
mahkeme kararları denetimden geçirilirken, gerekçe göstermek kaydıyla onanabilir
veya reddedilebilir. Yüksek Mahkemelerin tutumuyla olusan ve birer ilke niteligini alan
aynı yöndeki kararlar, zamanla benzer olaylar için bu ilkelere uygun yönde karar verme
egilimine girerler. Böylece yüksek mahkeme kararları bir objektivite kazanmıs olur.
Özellikle Adli ve idare Mahkemelerin üstünde yer alan, Yargıtay ve Danıstay açısından
durum böyledir. Yüksek Mahkemelerce verilen kararlar, içtihadı birlestirme kararı
niteligini kazandıgında, bu durumu daha açık olarak görmekteyiz.
Üçüncü olarak, mahkeme kararlarının, kanun karsısındaki konumu bakımından
degerlendirilmesidir. Mahkeme kararlarının objektifligi tartısmasında da degindigimiz
gibi, mahkemeler, kanunla kesin olarak baglı oldukları halde, kendi kararları ile baglı
degildirler, degistirebilirler. Bununla birlikte mahkeme kararları bir süreklilik de
göstermek durumundadır. Mahkeme kararlarının degistirilmesi çogu kez kanunların
degistirilmesinden daha önemli sorunlar dogurabilir. Halk, davranısını dogrudan
dogruya kanuna göre degil, kanunun muhtevasının açıklık kazandıgı, belirlendigi resmi
uygulamaya göre ayarlar 8.
Hukukun belirli ve açık olarak varlıgı “hukuk güvenligi” açısından ne kadar istenen
birsey ise, genel ve soyut hukuk kuralının, somut duruma, hakkaniyete dayalı olarak
uygulanması “adalet” açısından da o kadar istenilen bir seydir. Yasaların biçimsel uygulanmasından kaynaklanan maddi adalet, özellikle istisnai olaylarda adaleti
unutmamak için önemli bir uyarı olarak anlasılmalıdır. Bu öyle bir uyarıdır ki kanunları
metne çok baglı olarak ve sert biçimde uygulamak hukuk güvenligi için gerekli görülse
bile, hakkaniyet açısından sakıncalı durumlar dogurabilir. Hukuk güvenligi ile biçimsel
adalet arasındaki bu gergin iliski, nihai olarak kaldırılamaz. Bu çeliskinin kaynagını
bizzat adaletin kendisinde aramak gereklidir. En genis anlamda adalet esitligi
saglamakla gerçeklesecektir. Esitlikse ortak özellikleri bir araya getirmeyi gerektirir.
Birbirinin esi olabilecek nitelikte iki aynı olaya rastlamak nasıl olanaksızsa, kuralın katı
uygulanmasıyla adaletin her somut olaya “yargıcın kanun teknigini sanatkarane
8 Aral, s. 107
4
hakimiyetle” uygulaması ve durum degerlendirmesi yaparak hukukun teme amacı olan
adaleti gerçeklestirmeyi çalısması ile olanaklıdır. |